Anayasa Mahkemesinin E: 2006/33, K: 2006/36 Sayılı Kararı (RG: 10/01/2007-26399)

10 Ocak 2007 ÇARŞAMBA             Resmî Gazete                       Sayı : 26399

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı    : 2006/33
Karar Sayısı : 2006/36
Karar Günü  : 9.3.2006

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Danıştay Onüçüncü Daire

İTİRAZIN KONUSU : 19.10.2005 günlü, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrasının, Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY
Davacı vekilleri tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu kararının iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ
Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“Şevket Demirel vekilleri Av. Ömer Asım Livanelioğlu, Av. Akın Balcı, Av. Ali Hadi Emre tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (Fon)’na karşı mülga 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 14. maddesinin (3) ve (4). fıkraları uyarınca, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından, temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Fon’a devredilen Egebank A.Ş’nin Bayraktar Grubundan devri sırasında, Bayraktar Grubu şirketlerine ait hisselerin devredildiği ve bu şirketlerin Egebank A.Ş’ye olan borçlarının nakledildiği Şevket Demirel Holding A.Ş’nin ve hissedarı davacının bankanın alımı nedeniyle cezaî ve hukuki sorumluluktan kurtulmak amacıyla gerçekleştirdiği belirtilerek, Şevket Demirel Holding A.Ş’nin banka hisse devir sözleşmeleri ile edindiği bankanın doğrudan ve dolaylı hisselerini Üniversal Yatırım A.Ş’ye devir işlemi ile davacının Şevket Demirel Holding A.Ş. nezdindeki paylarının devri işleminin, 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 15/7-b maddesine göre hükümsüz sayılmasına ve davacı ile birlikte beş kişiden, Egebank A.Ş. yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran banka ortaklarından talep edilen 259.722.000,00 YTL banka kaynağının iade veya tazmininin talep edilmesine, ihtiyati haciz dahil olmak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre takip ve tahsiline ve gerekli işlemlerin yerine getirilmesi hususunda Birinci Tahsilat Dairesi Başkanlığı ile Dava ve Takip Dairesi Başkanlığının yetkili kılınmasına ilişkin 29.09.2005 günlü ve 413 sayılı Fon Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davada dava dosyası incelenerek gereği görüşüldü:

5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun “Fon Kurulu kararlarına karşı yargı yolu” başlıklı 128. maddesinin ikinci fıkrasıyla “Fon Kurulu kararlarına karşı açılacak idarî davalarda yürütmenin durdurulması talepleri için ayrıca duruşma yapılır. Bu halde 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 17 nci maddesinin (5) numaralı fıkrasındaki otuz günlük süre uygulanmaz. Yürütmenin durdurulması talepleri, Fonun savunması alınmadan karara bağlanamaz. İlgili taraflar yürütmenin durdurulması talebinin kendisine tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde savunmasını vermek zorundadır. Aksi halde savunma beklenmeksizin karar verilir.” kuralı getirilmiştir.

Görüldüğü gibi, Bankacılık Kanunu’nun sözü edilen maddesinde, Fon Kurulu kararlarına karşı Danıştay’da açılan davalarda yürütmenin durdurulması istemleri için duruşma yapılması usulü getirilmiş ve davalı idarenin savunması alınmadan yürütmenin durdurulması kararı verilemeyeceği kurala bağlanmıştır.

Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasında, “İdarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.” kuralı yer almıştır. Anayasa kuralına koşut olarak “Yürütmenin durdurulması” konusu, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 27. maddesinde düzenlenmiştir.

Anayasa’nın  125.  maddesine  göre,  sadece  idari  yargı  yerince  yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesini gerektiren koşullar belirlenmiş, ancak bu koşulların takdiri yargı organına bırakılmıştır. Başka bir anlatımla, Anayasa kuralı uyarınca, somut olayda yürütmenin durdurulması koşullarının bulunup bulunmadığını, yürütmenin durdurulması kararı verilmesinin gerekip gerekmediğini, yargısal tedbirin uygulanması zamanı yargı organının takdir yetkisi içinde bulunmaktadır.

Bu bağlamda Bankacılık Kanunu’nun sözü edilen hükmü incelendiğinde, bu kuralın Danıştay’ın yürütmenin durdurulması kararı verme yetkisini tümüyle ortadan kaldırmadığı ancak, Danıştay’ın davanın açıldığı tarihten başlayarak somut olayın özelliklerini dikkate alarak yürütmenin durdurulması tedbirine başvurmasını engellediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, somut olayın özellikleri nedeniyle ilk aşamada Danıştay’ca yürütmenin durdurulması kararı verilmesini gerekli kılan bir durumda tedbir kararı verilememekte, Danıştayca ancak, dava dilekçesinin ve eklerinin davalıya tebliği ve Kanun’da belirtilen kısaltılmış savunma süresinin ve duruşma yapılması için gerekli tebligat sürelerinin geçmesinden sonra yürütmenin durdurulması hakkında karar verilebilmektedir. Bu durum, uyuşmazlıkta gelinen aşamada yürütmenin durdurulması kararı vermeyi etkisiz, gereksiz hatta anlamsız kılabilir. Nitekim, Anayasa koyucu bu durumu da dikkate alarak, yalnızca yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesinin koşullarını belirtmiş ama bu tedbirin dava süreci içinde ne zaman uygulanacağını mahkemenin takdirine bırakmıştır.

Ayrıca kanun koyucunun, bir yandan davacının yürütmenin durdurulması isteminin karara bağlanmasını bir süre geciktirerek, diğer yandan davalı idarenin İYUK’da (md: 16/3) otuz gün olan savunma süresini kısaltmakla, davacı ve davalının menfaatleri arasında bir denge kurmayı amaçladığı düşünülebilir. Fakat, davacının hak arama, davalının savunma haklarının en temel Anayasal haklardan olduğu dikkate alındığında, davacı ve davalının menfaatleri arasındaki denkliğin Anayasal haklarda herhangi bir kısıtlamaya gitmeksizin daha etkili bir şekilde sağlanacağı açıktır.

Bu değerlendirmeler sonucunda, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan kuralların, Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasına, 36. ve dolayısıyla 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı bulunduğu kanısına varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Anayasa’nın 152., 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrasının iptali ve yürürlüğünün durdurulması için, Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına 15.02.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.”
 
III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
Yasa’nın itiraz konusu ikinci fıkrayı da içeren 128. maddesi şöyledir:

Beşyüzbin Yeni Türk Lirasını aşan miktarlara ilişkin Fon Kurulu kararlarına karşı açılacak davalar ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülür. Fon Kurulu kararlarına karşı yapılan başvurular acele işlerden sayılır.

Fon Kurulu kararlarına karşı açılacak idari davalarda yürütmenin durdurulması talepleri için ayrıca duruşma yapılır. Bu halde 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 17 nci maddesinin (5) numaralı fıkrasındaki otuz günlük süre uygulanmaz. Yürütmenin durdurulması talepleri, Fonun savunması alınmadan karara bağlanamaz. İlgili taraflar yürütmenin durdurulması talebinin kendisine tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde savunmasını vermek zorundadır. Aksi halde savunma beklenmeksizin karar verilir.”

B- Dayanılan Anayasa Kuralları
İptal istemi, Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine dayandırılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Tülay TUĞCU, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün katılmalarıyla 9.3.2006 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, oybirliğiyle, karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü :

İtiraz başvurusunda, Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrasının, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisini tümüyle ortadan kaldırmadığı, ancak  davanın açıldığı tarihten itibaren somut olayın özelliklerini dikkate alarak yürütmenin durdurulması tedbirine başvurmasını engellediği, ayrıca davacının yürütmenin durdurulması isteminin karara bağlanmasının geciktirildiği gibi davalı idarenin savunma süresinin de kısaltıldığı, böylece davacının hak arama, davalının ise savunma haklarının kısıtlandığı bu nedenlerle kuralın Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

İtiraz konusu kuralla Fon Kurulu kararlarına karşı açılacak idari davalarda yürütmenin durdurulması talepleri için, İdari Yargılama Usulü Kanunu’ndan farklı hüküm öngörülerek duruşma yapılması koşulu getirilmiş, yürütmeyi durdurma kararının gecikmemesi için otuz gün olan genel savunma süresi yedi güne indirilerek bu süre içerisinde savunma yapılmadığı takdirde, savunma beklenmeden karar verileceği belirtilmiştir.

Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.”, maddenin gerekçesinde de “Maddenin birinci fıkrasında hak arama hakkının ilk şartı olan yargı mercilerine davacı ve davalı olarak başvurabilme hakkı ve hürriyeti hüküm altına alınmış ve bunun tabi sonucu olarak da kişinin yargı mercileri önünde iddia, savunma ve adil ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Yargılama usulü kanunu ve yargı organı, Anayasa emri olarak, adil ve hakkaniyete uygun yargılamayı sağlayacak şekilde düzenlenecektir.” denilmiştir.

Hak arama özgürlüğü, toplumsal barışı güçlendiren dayanaklardan biri olmakla birlikte bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme ve haksızlığı giderme uğraşının uygar yoludur. Uluslararası hukuk kaynaklarında özgün yeri bulunan hak arama özgürlüğü, değişik alanlardaki özellikleriyle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 6-12. maddelerinde de düzenlenmiştir. İnsan varlığını soyut ve somut değerleriyle koruyup geliştirmek amacıyla hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama, bu konuda tüm yollardan yararlanma hakkını içeren hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin başlıca ölçütlerinden, çağdaş demokrasinin gereklerinden ve vazgeçilmez koşullarından biridir.

Anayasa’nın 142. maddesi uyarınca mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri yasayla düzenlenir. Mahkemelerin nihai karardan önce ileride kendi kararlarının uygulanabilirliğini ve geçerliliğini sağlamak üzere alacakları önlemler yargılama usulü kuralları arasındadır. Yürütmenin durdurulması ile ilgili kurallar da diğer yargılama usulü kuralları gibi yasakoyucu tarafından serbestçe Anayasa’ya aykırı olmamak koşuluyla düzenlenebilir.

Anayasa’nın “Yargı yolu” başlıklı 125. maddesinin beşinci fıkrasında “İdarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.”, maddenin gerekçesinde de yürütmenin durdurulması ile ilgili olarak “...hangi hallerde yürütmenin durdurulması kararı verilebileceği açıklıkla belirtilmek yoluna gidilmiştir. Bu şekilde, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için madde de gösterilen iki şartın bir arada bulunması ve ayrıca gerekçe gösterilmesi gerekmektedir.” denilmiştir. Buna göre yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararın doğması” ve “İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gereklidir. Anayasa’da yürütmenin durdurulması ile ilgili olarak başka bir koşul bulunmamaktadır. Buna karşılık itiraz konusu kurala göre “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararın doğması” durumu davanın ilk aşamasında belirlense bile yürütmenin durdurulması kararı verilemeyecek ve süresi kısaltılsa da öncelikle Kurumun savunması alınıp duruşma yapılacağından belli bir sürenin geçmesi gerekecektir. Bu itibarla itiraz konusu kural her ne kadar yürütmenin durdurulması koşullarını değiştirmemekte ise de, mahkemelerin bu konuda karar vermesini geciktirerek kişilerin telafisi imkansız zararlarla karşılaşmalarına yol açacak niteliktedir. İdari yargıda yürütmenin durdurulması kararıyla güdülen amacın kişilerin hak arama özgürlüklerini daha etkili biçimde kullanabilmelerini sağlamak olduğu gözetildiğinde, böyle bir durumun Anayasa’nın 125. maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararın doğması” koşulunu etkisiz kılarak yürütmenin durdurulması kararlarıyla gerçekleştirilmek istenen hukuksal yararı olumsuz yönde etkileyeceğinden bu yönden davacının, otuz günlük savunma süresini yedi güne indirerek  davalının hak arama özgürlüğünü de zedeleyeceği açıktır.

Belirtilen nedenlerle, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrası, Anayasa’nın 2., 36.  ve 125. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
 
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
19.10.2005 günlü, 5411 sayılı “Bankacılık Kanunu”nun 128. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete’de yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşı oyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 9.3.2006 gününde karar verilmiştir.

VII- SONUÇ
19.10.2005 günlü, 5411 sayılı “Bankacılık Kanunu”nun 128. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Ahmet AKYALÇIN, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin  karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,  9.3.2006 gününde karar verildi.

Başkan
Tülay TUĞCU

Başkanvekili
Haşim KILIÇ

Üye
Sacit ADALI

 Üye
Fulya KANTARCIOĞLU

Üye
Ahmet AKYALÇIN

Üye
Mehmet ERTEN

Üye
A. Necmi ÖZLER

Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye
Şevket APALAK

Üye
Serruh KALELİ

Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT

KARŞIOY GEREKÇESİ

1- İptal istemine konu 19.10.2005 günlü, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 128. maddesinin ikinci fıkrası ile, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun (TMSF) karar organı olan Fon Kurulu kararlarına karşı açılacak idari davalarda “yürütmenin durdurulması” istemleri ile ilgili olarak, TMSF Fon Kurulu yönünden İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (İYUK) “duruşma” öngören ve ayrıca “savunma” sürecini kısaltan (ilgili taraflara yedi gün içinde savunma verme zorunluluğu öngören) bir düzenleme yapılmıştır.

Anayasa’n6ın 125. maddesinin altıncı fıkrasında “Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde, ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.” denilmektedir. Yine Anayasa Mahkemesi’nin 15.4.1975 tarih ve E.1973/19, K.1975/87 sayılı kararında “... Mahkemelerin görev ve yetkilerini belirleyen usul kuralları kamu düzenine ilişkin olmaları nedeniyle...” denilerek, yargılama usulünü düzenleyen yasal tasarrufların “kamu düzeninden” olduğu vurgulanmıştır. Kamu düzeni kavramına verilecek anlam ile ilgili bir başka Anayasa Mahkemesi kararında da “...kamu düzeni deyiminin, toplumun dirlik ve düzenliğinin sağlanmasını, Devletin ve Devlet kuruluşlarının korunmasını hedef tutan her şeyi ifade ettiği, bir başka deyimle, toplumun her sahadaki düzeninin temelini oluşturan bütün kuralları kapsadığı kuşkusuzdur...” denilmektedir. (Anayasa Mahkemesi’nin 28.1.1964 tarih ve E.1963/128, K.1964/8 sayılı kararı)

Nitekim, 3622 sayılı Yasa’nın 10. maddesi ile İYUK’nun “yürütmenin durdurulması” başlıklı 27. maddesine eklenen 12 numaralı fıkra ile idari yargılama usulünde Danıştay Dava Daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin verecekleri yürütmenin durdurulması istemleri konusundaki kararlara karşı “itiraz” yolunun ihdası sonrası, bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı savıyla açılan iptal davasında, iptal istemini reddeden Anayasa Mahkemesi, sözkonusu düzenlemeyi Anayasa’nın 138. ve 125. maddelerine aykırı bulmamış ve şu gerekçeyle sonuca ulaşmıştır:

“... Yürütmeyi durdurma ile ilgili kararlara karşı itiraz olanağını getiren yeni düzenlemeler idari yargılama usulü ile ilgili kurallardır. Anayasa’nın 142. maddesi uyarınca mahkemelerin kurulması, görev ve yetkileri, işleyişleri ve yargılama usulleri yasayla düzenlenir. Mahkemelerin nihai karardan önce alacakları yasal önlemler ile ileride kendi kararlarının uygulanabilirliğini ve geçerliliğini sağlamak üzere alacakları önlemler yargılama usulü kurallarıdır. Yürütmeyi durdurma ile ilgili kurallar, Anayasa’nın 125. maddesi sınırları içinde kalmak ve Anayasa’nın diğer temel kurallarına aykırı olmamak koşuluyla, diğer yargılama usulü kuralları gibi yasa koyucu tarafından serbestçe düzenlenebilirler... Yargı organının kendi içindeki çalışma yöntemleri ile uyguladığı yargısal tekniklerin oluşturduğu yargılama yöntemiyle ilgili dava konusu kurallar, Anayasa’nın 138. maddesinin amacına ve açık anlatımına herhangi bir aykırılık taşımamaktadır. Dava konusu düzenlemeler, yargısal uygulamalarla ilgili yeni bir çözüm yoludur. Bu nedenle dava konusu yasa ile konulan itiraz yolunun, Anayasa’nın yürütmeyi durdurmayı düzenleyen 125. maddesinin beşinci fıkrasına ve mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen 138. maddesine aykırı bir yönü yoktur. (Anayasa Mahkemesi’nin 21.6.1991 tarih ve E.1990/20, K.1991/17 sayılı kararı)

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Bu kanunda düzenlenen her türlü para cezası idari niteliktedir. Bu cezalara karşı tebliğ tarihinden itibaren en geç yedi gün içerisinde yetkili idare mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz, idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz ve zaruret görülmeyen hallerde evrak üzerinde inceleme yapılarak en kısa sürede sonuçlandırılır. İtiraz üzerine idare mahkemesince verilen kararlar kesindir.” şeklindeki 26. maddesinin iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda da Anayasa Mahkemesi, sözkonusu düzenlemeyi şu gerekçeyle Anayasa’ya aykırı bulmamıştır:

“... Bir karara karşı itirazda bulunmak veya kanun yoluna başvurmak, o konuda, hakkın neden ibaret olduğunun tespitini başka bir yargı merciinden de istemektir. Bunun nasıl yapılacağı ise usul hükümleri ile gösterilir. Anayasa’da mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişlerinin ve yargılama usullerinin yasa ile düzenlenmesi öngörülmüştür. Buna göre, usul yasalarının Anayasa’ya uygun olmak koşuluyla düzenlenmesi yasama organına bırakılmıştır... İtiraz konusu kuralla, yasama organı toplumsal düzeni bozan kimi hukuka aykırı durumları yaptırıma bağlama yetkisini idareye vermiş, ancak kişinin haklarını korumak amacıyla bu kararlara karşı idare mahkemelerine itiraz yolunu açmıştır. Yasama organı bu tür davaların görülmesinde ve sonuçlandırılmasında basit fakat hızlı bir usul öngörerek genel hükümlerden ayrılmakta kamu yararı görmüştür... İtiraz konusu kuralla, kanun yoluna başvurulmasına olanak vermeyecek biçimde hak arama özgürlüğüne kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamada, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık bulunmamaktadır. Bu nedenlerle itiraz konusu kural Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir... İdarenin toplumsal düzeni bozan davranışlar için bireylere uyguladığı para yaptırımlarına karşı ‘itiraz’ üzerine verilen kararların kesin olması işin niteliğine aykırı değildir. Yasa koyucunun, suç olarak düzenlemediği ve genel mahkemelerin görev ve yetkisinden çıkararak idarenin ceza yaptırımına bağladığı bu yasadaki eylemler için, para değerinin değişkenliğini gözönünde tutarak hızlı yargılama sağlayan bu yöntemi kabul etmesinde kamu yararını gözettiği açıktır. Bu nedenlerle, itiraz konusu kuralla getirilen kanun yolu sınırlaması  idarenin yargısal denetimini etkisiz duruma getirmediğinden Anayasa’nın 125. maddesine aykırılık yoktur... Anayasa’nın Danıştay’ı idare mahkemelerince verilen kararların son inceleme mercii olarak tanımlayan 155. maddesinde, tüm kararların mutlak olarak Danıştay incelemesinden geçirileceği konusunda bir kural yer almamaktadır. Mahkemelerin kuruluş, görev, işleyiş ve yargılama usullerini  Anayasa çerçevesinde düzenlemekle görevli olan yasakoyucunun basit gördüğü kimi davalarda üst yargı yolunu kapayabileceği açıktır. Bu nedenle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 155. maddesine de aykırı değildir...” (Anayasa Mahkemesi’nin 23.5.2001 tarih ve E.2001/232, K.2001/89 sayılı kararı; AMKD., Sayı: 37, 1. Cilt, s.541-550)

Yapılan açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; yargılama usulünü düzenleyen yasal tasarrufların “kamu düzeni”ne ilişkin olduğu, iptal istemine konu kuralla TMSF Fon Kurulu kararlarına karşı açılan davalarda  yürütmenin durdurulması talepleri için duruşma açılması zorunluluğu, İYUK’nun 17. maddesinin (5) numaralı fıkrasındaki otuz günlük sürenin uygulanmayacağı, yürütmenin durdurulması taleplerinin TMSF Fon Kurulu’nun savunması  alınmadan karara bağlanamayacağı, ilgili tarafların yürütmenin durdurulması talebinin  kendisine tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde savunmasını yapmak zorunda olduğu, aksi halde savunma beklenmeksizin karar verileceği yolunda yapılan düzenlemelerin de, TMSF Fon Kurulu işlemleri yönünden istisna öngören bir yasal tasarruf mahiyetini taşıdığı, aşağıda işaret edileceği üzere, ülke ekonomisini sarsabilecek düzeyde sonuçlara varma ihtimali bulunan TMSF Fon Kurulu işlemlerinin özellik ve mahiyeti gözetilerek, yasa koyucu tarafından salt bu işlemler yönünden özel bir usul yöntemi öngörülmesinde “kamu yararı” dışında başkaca bir amaç  gözetilmediği, bu yolla idarenin yargısal denetiminin etkisiz hale getirilmiş olmasının da söz konusu bulunmadığı, Anayasa’nın 125. maddesinin altıncı fıkrasına göre “kamu düzeni”  nedeniyle yürütmenin durdurulması kararı verilmesinin dahi Kanunla sınırlanmasının imkân dahilinde olduğu, oysa davanın somutunda yürütmenin durdurulması kararı verilmesinin sınırlanmasının sözkonusu olmadığı ve yalnızca “özellikli” görülen TMSF Fon Kurulu işlemlerine karşı açılacak davalarda, yürütmenin durdurulması istemleri konusunda açıklanan düzenlemeyle basit ve hızlı bir yargılama usulünün öngörülerek, genel hükümlerden (2577 sayılı İYUK’un yürütmeyi durdurma ile ilgili düzenlemelerinden) ayrılındığı, böylelikle iptali istenen kuralın, yasa koyucunun bu konuda sahip olduğu takdir hakkı çerçevesinde kamu yararını  gözeterek yargısal uygulamaya yönelik olarak bulduğu ve hakkın özünü zedelemeyen yeni bir çözüm yolundan ibaret bulunduğu, kaldı ki Anayasa’nın sözü edilen 125. maddesinin altıncı fıkrasındaki “sınırlayabilir” sözcüğünün, aynı zamanda yürütmenin durdurulması konusundaki usul kurallarının daraltılması halini de ihtiva ettiği, bu bakımdan itiraz konusu kuralın, belirtilen yönü itibariyle de anılan Anayasa hükmünün sözüne ve özüne aykırı düşmediği açıktır.

2- Bankacılık sistemi, ülkenin “hazine”sinin ve finans politikasının ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedir. Özellikle son on yılda yaşanan banka krizleri sonucu birçok bankaya Devlet tarafından elkonulmasıyla ekonomi büyük çöküntüye uğradığı gibi, yüzbinlerce kişinin de bu nedenle mağdur olduğu maddi bir vakıadır. Bankacılık sistemi kaynaklı sözkonusu ekonomik krizlerin, geniş toplum katmanlarına yayılması, yasa koyucuyu bu konuda etkin ve köklü tedbirler almaya itmiş ve bankacılık sisteminde TMSF’nin daha etkin bir  rol alması amaçlanarak, 19.10.2005 günlü, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile TMSF, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla, mevduatın ve katılım fonlarının sigorta edilmesi, Fon bankalarının yönetilmesi, mali bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması, devri, birleştirilmesi, satışı, tasfiyesi, Fon alacaklarının takip ve tahsili işlemlerinin yürütülmesi ve sonuçlandırılması, Fon varlık ve kaynaklarının idare edilmesi ve Kanun’la verilen diğer görevlerin ifası ile yetkilendirilmiş, idari ve mali özerkliğe sahip bir kamu tüzelkişisi olarak bankacılık sistemindeki yerini almıştır. (5411 s. K. Md.111)

Gelişen süreç içerisinde, bankacılık sisteminde  bu denli etkin bir konuma gelen TMSF’nin (Fon Kurulunun) bankalar ve bankacılık  işlemleri konusunda tesis edeceği  idari işlemlerin ülke  çapındaki olası tesirleri ve  önemi dikkate alınarak, bu “özellikli” işlemlere karşı açılacak idari davaların Danıştay’da görülmesi esası benimsenmiş ve yukarıda işaret edilen itiraz konusu kuralla da, sözkonusu işlemler yönünden bazı istisnai usul hükümleri öngörülmüştür. Hazine işlemlerinin, bu meyanda bankacılık sisteminde çok etkin bir rolü bulunan TMSF’nin (Fon Kurulunun) faaliyetlerinin “kamu düzeni”nden olduğu tartışmasız olduğundan; kamu yararını da gözeterek yasa koyucunun TMSF Fon Kurulu işlemleri yönünden, genel idari usul kurallarına istisna teşkil eden kurallar öngörmesi Anayasa’ya aykırı değildir.

3- TMSF Fon Kurulu işlemlerine karşı açılacak davalarda yürütmeyi durdurma taleplerinin duruşma yapılmadan ele alınamayacağı, bu taleplerin davalı TMSF Fon Kurulu’nun  savunması alınmadan karara bağlanamayacağı, her iki tarafın yedi gün içinde savunma yapmak  zorunda oldukları yolundaki düzenlemelerin yürütmenin  durdurulması kararının verilmesini zorlaştırdığı iddiası doğru olmadığı gibi; hızlı ve usul prosedürü kısaltılmış bir yöntemin yasa koyucu tarafından tercih edilmesinde, olsa olsa bu yöndeki taleplerin daha titiz, daha özenli, daha ciddi bir şekilde ele alınması suretiyle bankacılık sisteminin yetkili merciilerinden biri olan  (diğeri BDDK) TMSF’nin birinci elden görüşlerini idari yargı  organına (Danıştay’a) en kısa sürede açıklaması düşüncesiyle, bu yöndeki kamu yararının etken olduğu çok açıktır. Diğer bir deyişle, itiraz konusu kuralla hak arama özgürlüğü  kesinlikle sınırlandırılmamış (daraltılmamış), sav ve savunma hakkı zedelenmemiş, davanın her iki yanına da eşit usul kuralları  öngörülerek (yedişer günlük savunma sürelerinin tanınması) “silahların eşitliği” ilkesine riayet edilmiş, “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne  aykırı bir yöntem getirilmemiş ve hukuk devleti ilkesine aykırı davranılmamıştır.

4- Açıklanan nedenlerle, itiraz istemine konu kuralın Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı olmadığı ve iptal isteminin reddi gerektiği kanaatine vardığımızdan; kuralın iptaline yönelik çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne  katılamıyoruz.

Başkanvekili
Haşim KILIÇ

Üye
Sacit ADALI

Üye
Ahmet AKYALÇIN

Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye
Serruh KALELİ


© Copyright 2016, Tüm hakları saklıdır